29 Eylül 2013 Pazar

sen iyi ol da!

bazen merak edersin..
dün gibi, dün ettiğin gibi..
acaba dersin "üzüyor mu hala o, onu?"
sorarsın kuşlara yanıt gelmez..
sonbahar rüzgarı eser geçer..
iç titretir o kadar..
sonra eğik güneş fısıldar..
"onu denize sor"
gidersin güneşin denize kavuştuğu yere..
ya da karıştığı mı diyelim?
öylece bakar konuşamazsın..
bir taş atarsın usulca..
"hale hale ulaşırım belki" diye..
minik bir akordeon yaklaşır sonra..
tanıdık bir şarkı bir anda bildik olur..
gülümsersin..
şarkı sende saklı mırıldanırsın..
"yanıt gelse de" dersin "gelmese de..."
 
ve sabah olur uyanırsın..
başka bir can gibi..
dünden eser ararsın içinde, kıyıda köşede..
ne merak ne de dengi.. hiç uğramamış gibi..
ve anlarsın..
tuhaf gelse de..
yanıtı bulduğunu anlarsın..
ve sayesinde içinden çıkan kadınla
nihayet barıştığını..
ve bunca zaman
asıl iyi mi diye merak ettiğinin
o kadın olduğunu..
 
                                             "sen iyi ol da!", 29.09.2013, uykuda

29 Temmuz 2013 Pazartesi

sezon indirimi...

itiraf edeyim hiç böylesi bir şey yazacağım aklıma gelmezdi..
büyük söyleme aj, sadece yaz modu..
yaz modu demişken sezon bitti bitiyor
henüz tatile çıkamayanlar ya da bayramı bekleyenler için nahoş kelimeler ettiysem de
öyle.. öyle bitiyor..

neyse efendim, hazır sezon bitiyor diye hafta sonu biraz mağaza gezeyim dedim..
malum.. her şeyin 40 beden ve üstü, L, XL kaldığı şeylere indirim,
S ve XS olan hemen her şeyin pudra fondöten ve ruj lekesiyle renklendiği ıvır zıvırlara da yeni sezon denir..
geziyorum işte, kah müzik güzel olduğu için, kah kliması kıvamında serin diye dalmışım bir yerlere..
zaten dışarıda neredeyse adım atacak yer de yok..
işte o mağazaların birinde geliyor bu kelimeler bu sefer..
gözlerimden gözlemlerimden..

ey hatun milleti.. ne güzel eşinizi sevgilinizi alıp alış verişe çıkmışsınız..
koskaca mağazanın orta bir yerlerinde çocuk parkına bırakır gibi bırakmışsınız yakışıklıyı..
siz de karıştır karıştır sonra illa ki yakıştır modunda..
"ayy benim sevgilim hiç sesini çıkarmaz, ben alışveriş yaparken hiç sıkılmaz" diyenlerden misiniz?
ne güzel..
ben bir ipucu vereyim mi neden gıkı çıkmıyor diye..
etrafta bir sürü fıstık, çıtır, kıtır.. 
renkli renkli, mini mini elbiseler şortlar denerken neden çıksın ki?
ha siz "aşkım sarı mı, turuncu mu karar veremedim?" diye sızlanırken
ve o size "ikisi de yakışır hayatım" diye mırıldanırken yan kabindeki yeşil elbisenin 
minik detaylarını da düşünüyor olabilir mi acaba?
acaba diyorum sadece..
malum.. 
özgüven sahibi olmakla ladese tutulmak arasında bıçak sırtı bir yer var..
ha bir de psikolocik bir ipucu... 
insan beyni aynı türden bir şeyin iyisini gördü mü, birazcık alt versiyonuna bile "cık" diyormuş..
kıyas kıyas kıyas...
yani mesele sadece ortalık yerde sevgiliyi bırakmak değil,
hani şu %99 u reklam olan dumbell niyetine satın aldığımız dergiler falan var ya..
onlar da pek ortalık yerde tutulası bir şey değil..
gözleri bir fotoğrafa takılırsa falan yanlışlıkla
hemen ardından
hani biz de adriana heidi kate falan değilsek oradakilerden bir gram fazlamız bir cm eksiğimiz varsa
daha çirkin algılanıyormuşuz..
yani.. bu uzmanların fikri..
denemesi pahalı olabilir, 
ya da bu gibi durumların da sezon indirimi olabilir, bilemem...

fazla uzadı bu kızsal durumlar sanki..
yeni sezon diyelim bitirelim..
önümüzdeki günlerde bolca siyah beyaz giyiniyoruz
pardon giydiriliyoruz..
yaz başı yaşadıklarımız modaya uymuş gözümüz aydın..
ara renkler yok.. ya siyah ya da beyazsın...
fifty fifty size ne çağrıştırırsa artık..
hoş gele yeni sezon lütfen hoş görüne...

                                                            "sezon indirimi", 29.07.2013, caDDe

23 Temmuz 2013 Salı

masumiyet hariç...

hediye ettiğim pek çok kitap ya çöpe atılmış
ya da ilgili midir bilmediğim başka birilerine verilmiştir..
hikayeleri sonradan sonradan gelir kulağıma..
hedefe gitmemişler orada burada savrulmuşlardır..
kitap hediye etmeye tövbe dediğim bir zamanda gelen bir kitap üzerine
bir iki satır bir şey olacak bu yazı işte..

e ben de hemen bana gelir gelmez başladım diyemem kitaba..
epey bir bekledi.. kadın kadın hissedilen bir sohbetin tam ortasında bahsi geçmiş
sonra da onun tarafından bana pat diye hediye edilmişti..
denildiği gibi bir solukta saran bir havası var..
ve yine denilen gibi ağır bir hali..
bir aşk hikayesi anlatılan..
kitabın ismi cismi lazım değil, az biraz meraklısına müzesi de var deyip geçelim..
bilen bilmeyene fısıldar..

tüm duygularla örülü kitabın baş rolünde acı var... kıvranmak...
basitçe mide ağrısı denen şey..
kalp ağrısı diyen de olur arada..
"olamaz" diyorum kendime.. "bu kadar aynı tarif edilemez tüm yaşananlar"
o duyguları yaşayan tek aciz benim
nasıl olur da, hem de bir erkek aynı açmazda sıkışıp kalır...
bu işte bir terslik var.. ya da yok...
aşk acısı denen derin ve en eski aldatmaca kadın erkek demeden insana
aynı şekilde yansıyor işte...
asıl acı olan bu..
aşkın insana çektirdiğini ne kadın erkeğe
ne de erkek kadına çektiriyor...

kitabı okurken bir yandan düşünüyorum, 
"o kadın" hariç tüm kadınlara bir şekilde ulaşan şiirleri, resimleri, besteleri falan..
zalim ve de zalim, 7 cihanın aşık olduğu "o" ballı dilberler neyi ne kadar hisseder bilmem ama..
"şu erkeklere aşk acılarını sanata dönüştürmeleri yasaklansa
daha mı iyi olurdu ne?" diye geçiyor aklımdan...
böylece,
biz o duyguların ifadesine tesadüfen! rastlayan kadınlara
"ne adamlar var aslında" diye boş yere umut verilmez,
biz de tanımadığımız nice güzellere
gerçekte bu hikayede olduğu gibi hiç de özenilecek bir hayatları olmamasına rağmen,
sırf hastalıklı bir şekilde sevilmiş oldukları için özenmezdik..
ve sonra sonra bu özenme hatta dürüst olayım kıskanma hali için
bir utanç ve pişmanlık duymazdık..

işte kitabın bir yanıyla beni deli eden hali de bu..
çünkü içimdeki kızgın kadını ortaya çıkarıyor..
kırık.. ve acımasız kadını..
ve o kadın hikayenin tam da sonunda o kadar net ortaya çıkıyor ki...
o mu ben? ben mi o?

kadın erkeğe, erkek kadına
insan insana karışıyor kitap biterken
ve duygular duygulara...
ve bence..
geride masumiyet hariç her şeyi bırakıp gidiyor...

                                                                                 "masumiyet hariç", 23.07.2013, isT.





11 Nisan 2013 Perşembe

azzz sonra!!!

çocuklar;
biz büyümüş bilmişlerin unuttuğu, kaçırdığı, göz ardı ettiği
"şu an" ile o kadar meşguldürler
ve bunun değerini o kadar iyi bilirler ki,
onlara yarın, öbür gün gibi kavramları anlatmakta zorlanırız
çoğu zaman...

beş yaş civarında kuzenimle
evimize çok yakın parka gitmek için can atardık..
bize kalsa başımızda büyük olmasına bile gerek yoktu ya neyse
biz yine de adettendir diye sorardık
"ne zaman parka gitcez?"
aldığımız yanıt çoğunlukla "birazdan" olurdu..

sonra kafa kafaya verir ve "birazdan" kavramını tartışırdık
ne zaman ola ki bu birazdan?
hangi ara gelir ki?
ya hiç gelmezse?
ayrıca neden "şimdi" varken "birazdan"
madem sizin için şimdi yok
bırakın biz gidelim..
hemen şimdi!
diye diye akrep ve yelkovanı kovalardık saklambaç yerine
salıncaklar yerine..
sanırım böyle böyle başladı yaşama ve büyüklere dair deriiiin
anlamaya çalışmalar..
peki ya, sonuç?
...
azzzz sonra!!!

şimdilerde bir şarkı var pek popüler..
yatcaz, kalkcaz hoooop ordayım diye..
ancak böyle anlatıyoruz yarın ve yarınlar kavramlarını
yatcaz kalkcaz yarın olacak diye
çocuklarımıza..

bunu çağrıştırıyor bana bu şarkı..
ne amaçla yapıldı bilemem
pek çocuk saflığını taşıdığını da sanmıyorum
hatta bu masum ve gerçek kavrayışın basitleştirilmeye çalışıldığını bile seziyorum  inceden...

yatıp kalkınca yarın oluyor olmasına da,
hooop diye "şimdi"ye 
geçmiş ve gelecekten varmanın formülü ne ola acaba?
hatırlayanınız var mı?

                                                                                    "azzz sonra!!!", şimdi, istanbuL'da



22 Şubat 2013 Cuma

mavi suskunlukta...

hafif çamura bulanmış ayakkabılarından 
hatırlıyorum seni..
soğuk o kadar hafif değildi üstelik..
şehrin alışık olmadığı bir ürperti..
karıncalanan ellerin değil..
bir dolu zihin zırvası..

yaklaştın bana kararsız..
bulanık adımlarla..
çamura bulanan başka hallerinle..
gece geç vakitti öyle hatırlıyorum ben...

bir sokak lambası..
yarı aydınlık ben gibi..
yaklaştın..
biraz daha...
söndürürken bir izmariti..
ellerini fark ettin..

titreyerek uzandın bana...
boğazını temizledin belli belirsiz..
gevelemek istedin..
yine olmadı..
dokunamadın buz gibi maviliğime bir türlü...

yuttuğum kelimelerin sayısı
yuvarlak sarı madenlerden fazla...
o gece suskunluğun girdi araya..
ve unutulmuşluğumu hatırlattın bana...

ben, mavi... 
tek başına..
eski bir telefonum..
şehrin ortasında..
ısrarla ayakta..
belki bir "merhaba" dersin 
diye bekledim ben o gece..
ne bana diyebildin..
ne de ona...

gece..
sen..
ben..
bir de sokak lambası...
ve..

bir çift arkası dönük çamurda
eriyip giden..

nice söylenememiş "merhaba"lar..
öyle hatırlıyorum ben...


                                                             "bir çift çamur", 22.02.2013, mavi suskunlukta


12 Şubat 2013 Salı

aşk meşk üzerine geveleme

ben şimdiden söyleyeyim de,
o gün geldiğinde gerçekten sevdalılar desinler diyeceklerini..
ne güzel olur aşık insanın kalemi..
akar, gider..
tatlı, tatlı..
şıkır, şıkır..
kaplar herkesin içini bir anda..

yine dijital güller,
parıltılı sözcükler paylaşılacak o gün,
yaşamlara yansımayan,
samimiyetten ırak,
sevgi pıtırcığı hallerine bürünecek bir dolu insan..
aşkın sevdalısı olduğunu iddia ederek üstelik..
keşke! diyorum onun yerine,
biri çıkıp da,
ciğerinin taaa dibinden..
"sewiyoruuummm uleeeyn" diye haykırsa,
biz de yüreğimizden beğensek..
"ne mutlu ona!" diyebilsek...

aşk.. sınavların en yücesi..
insanı en çok büyüteni..
istiridye kabuğu içinde bir inci tanesi..
ne kadar mutlu da olsa..
ya da bir o kadar acı dolu..
özü ve geriye kalan sadece o inci..
içindeyken ve yaşarken oluşturulan..
sonrasında paylaşılan..
ve tüm oyun bittiğinde,
başka bir boyutta uyanıldığında,
kendi kendinden özgürleşen bir inci..

aşk, ondan vazgeçenlere uğrayan
bir Tanrı misafiri..
ne kadar hazır olduğun değil,
onu nasıl ağırladığın mühim olan..
bir gün çekip gittiğinde ki,
-emin olabilirsin gidecek-,
neden seni seçtiğini kavrayabilmek
esas olan..

evet, yaşam aşkla güzel..
yine de..
aşktan bağımsız bir yaşam..
daha da güzel..

                                                   "aşk meşk üzerine geveleme", 14 şubat öncesi, kış güneşinde







7 Şubat 2013 Perşembe

içimdeki canavar...

içimde bir canavar var benim..
arada bir beni tamamen ele geçiriyor..
o kadar karanlık ve devasa bir şeyki bu
varlığımın neresinden çıkıyor hala anlayamıyorum
ona "gel sen yaz" dedim kaç defa..
kaçıyor, yanaşmıyor, 
tüm hıncını, tüm o kalabalık laflarını bana saklıyor..
yiyor bitiriyor beni.. kurt gibi ince ince kemiriyor bazen
bazen de bir vahşetle lime lime ediyor..
doymak bilmeyen, aç çok çok aç bir canavar o..
başka bir frekanstan radyo dalgası gibi..
ona ayarlandım mı susmak bilmiyor..
nasıl geliyorum o noktaya
hangi ara mağarasından uyanıyor kestiremiyorum artık..
tek bildiğim, her bir istasyonumu darmadağın ettiği...

kör bir kuyuya çekiyor beni..
anlamsız demek bile anlamsız bir hal alıyor..
tüm zamanlar bir araya geliyor..
her an burada..
zamanların mahşer yerine dönüyor etraf..
ben bir türlü hoş gelemesem de..
dostlar, aşk meşk sanıyor...
"ne yaktı canını" diye soruyorlar..
ne aşktır ne meşktir ne de bir ilüzyondur can yakan..
canın yanması da değildir mesele..
canın oyulması ve bir girdaba çekilmesi
ve tüm bunlara kayıtsız kalan bir gözlem halidir olan biten..

kusmak istersin kalır orada..
yabancılaşırsın..
duyarsızlaşırsın..
elinle her görüntüyü dağıtacakmışsın gibi gelir..
ilk defa tv gören birinin ekrana dokununca görüntüye değecekmiş hissiyle
saflığıyla bulanırsın..
yaldızlı bir kafeste olduğunu anlarsın sonra..
ne ötmek gelir içinden ne de kanatlanıp uçmak...
seviye atlayamayınca bilgisayar başında çılgına dönen bir çocuk gibi olursun..
şımarık, huysuz, yenilmeye doyamayan..
çaaat diye kapatasın gelir bilgisayarı..
olmaz, bütün düğmeler kitlenir kalır ve sen onu bile beceremezsin..

işte benim canavarım budur..
sizinle yüzleşemeyecek kadar ödlek ve bir o kadar da karanlık...
çıktı mı ayar bozan..
sustu mu sinen saklanan..
buz gibi titrek..ne o seviyor beni ne de ben onu..
bir süre böyle..
uzlaşana kadar... anlayana kadar birbirimizi böyle..
o zamana kadar canavar ve ben...
yaşamaya dair ne varsa deneyimlemeye aynen devam...

                                                                 "içimdeki canavar", 07.02.2013, kör kuyumda






30 Ocak 2013 Çarşamba

çiçekler de.. tohumcuklar da...

dün akşam bir seminere katıldım..
bolluk, bereket, para, kariyer, kısmet ne derseniz işte onun için..
açılsın, saçılsın diye..
tabi bu tür şeylerde bulduğunuz her zaman kendiniz ve düşünceleriniz oluyor..
buna benzer çalışmalara daha önce de katıldım, okudum, konuştum, biliyorum da biliyorum 
bıdır bıdır da bıdır..
yine de öyle olmuyor işte..
insanı kendinden daha fazla şaşırtan başka da bir şey yok..
dün birazcık ve hafiften tanıdığım biriyle pat diye karşı karşıya geldim...
bu sefer cesurca çıktı karşıma..
"hadi canım tanımıyor olamazsın beni" diye de sızlandı hafiften..
ona da dedim size de söylüyorum, bu kadarını beklemiyordum..

efendim, karşıma çıkan kadın.. Tanrı'ya güven duymuyordu...
arka sıradan bir kadın "Tanrı'nın bizi cehenneme götüreceğine inanıyoruz da, 
cennete götüreceğine inanmıyoruz" dediğinde çıktı bu kadın karşıma...
evet.. tam da böyle, dün akşama kadar benim bildiğim, iletişimde olduğum Tanrı..
ben iyi çocuk değildim, yeterli değildim onun gözünde.. o yüzden beni ödüllendirmiyordu..
yoksa evet cezası yüce olduğu kadar sevgi ve takdiri de boldu, sonsuzdu..
güven duyulmayan onun gücü değil, onun iyiliğine maruz kalamayacak kadar iyi olduğuma güvenmediğimdi..
oysa egosunu didikleyen nice insana.. 
"Tanrı'nın gözünden kendini görebilseydin ne çok severdin kendini"
dediğimi nasıl da hatırlıyorum..
kendime söylüyormuşum da haberim yok...

sahi neden bu kadar günahkar hissediyoruz kendimizi..
neden bu kadar güzel, mutlu, harika, hayallerin ötesinde olumlu olasılıklar varken
kendimize layık göremiyoruz bunları bir türlü..
filmlerimize bir bakın...
iyi olanlar hep başka boyutlardan, süper güçleri olan kahramanlar..
kötü olanlar da hep insan.. hep insan..

bu sabah kahvaltı hazırlarken "Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş"
diye mırıldanıyordum..
pek bir inançsız söylemiş olmalıyım ki..
hiç beklemediğim bir anda şişeler düştü !! arka arkaya...
tamam Tanrım biliyorum düşürmeye gücün ve isteğin var..
ve artık biliyorum tam tersine de var..
o yüzden şarkımı değiştiriyorum..
bunu da duyacağına eminim...

"Tanrı'ya güvendiğinizde çiçekler de açarmış, tohumcuklar da..."

                              "çiçekler de.. tohumcuklar da...", 30.01.2013, şişelerin devrildiği yerde..

11 Ocak 2013 Cuma

life of pi...

film benim için tam bir hayal kırıklığı oldu..
bu kadar çok dalda oscara aday olunca bu kırıklık perçinlenmiş oldu bana göre..
yönetmenlik, teknik, görüntü, uyarlama ya da oyunculuk değil benim noktam..
genel olarak bende sıradan bir izlenim bırakması..

her şeyden önce sadece bizde mi yoksa tüm dünyada mı 
hedef kitle tam belirlenemedi anlamadım..
salonun yarısı çocuktu, diğer yandan filmin çocuklar için gibi bir hali yoktu..

derin repliklerden yoksundu..
baba ve anne karakterleri haricinde..
onlar da sahayı erken terk etti...
filmin bir yerinde "acıdım şimdi kaplana" diye bir ses duydum
yanımdaki çocuktan geldi..
güzel bir yorumdu.. filmdeki çocuk da acıdı zaten...

filmin sonunda iki ayrı hikaye ortaya çıktı..
tamam.. güzel.. aynalama üzerinden bir anlam ya da ayrı bir gizem verilmek istenmiş belli ki..
kabul..
diğer yandan baktığımda bende hala oturmayan şeyler var..
örnek mi?
fareyi kim yedi? kaplan mı yoksa aşçı mı?
son toparlanamamış da, acele acele bitirilmiş gibi geldi bana..

filmde belki üstünde durulması gereken tek yer,
şu kimsenin bilip görmediği esrarengiz yüzen adaydı..
gündüzleri beslerken geceleri tehlike saçan..
evrende saf iyi, saf kötü diye bir var olma hali yok,
her şey bir döngüde ve
bir sebep için var..
yine de anlatım tarzı olarak bana ilkokul hayat bilgisi derslerini hatırlattı..
"yeşil bitkiler gündüz iyidir fotosentez yüzünden ancak gece olunca karbondioksit salar,
yattığınız odada bulundurmayın" türünden..
böyle bir adada birazcık dinlenme.. yaşam mücadelesinde yeniden güç toplama..
yardım gelse bile, bunun da bir sınırı var...

kaplanla ayrılma sahnesi.. çok büyük bir etki yaratacak izleyici üzerinde diye tasarlanmış..
maalesef o da çok belli..
ve bu mesaj bana göre çok klişe..
öncesinde o derin bağı kurmamıza çok da yardımcı olmadıkları için olabilir..
sonunda, sahne tekrarında gizliden gizliye oradan bize bakıyor olabilir mi hissi dışında,
çok önemli bir sahne değil bana göre..

filmin iddiası çok büyük.. Tanrının varlığına bizi inandırmak gibi..
ben ki zaten inanan, ilahi düzene hayran biri olarak hiç bir tat almadım..
bırakın inandırmayı falan...
bölgedeki bütün dinlere atıfta bulunması, 
küçük bir çocuğun ayrım yapmadan gerçeğin peşinde olma arzusu
bile kurtaramamış durumu..

bana göre son derece yavan bir anlatımı var...
yeni avatar olarak yorumlanmasını da talihsiz buluyorum...
ha peki oscar alır mı?
kesinlikle evet...

                                                                                         "life of pi", 11.01.2013, iSt.




10 Ocak 2013 Perşembe

maskeli bir yazı...

merak ettiğim halde ertelediğim bir şeyi sonunda yaptım
sonrasında da yazısını erteleme işine giriştim
her neyse..
olan oldu.. vaktidir.. yazalım..

ziyaret noktası izmir mask müzesi..
müzenin binası ile ilgili başka bir hikaye daha var..
belki başka yazıya akar o hikaye..
Levanten evi.. bilen bilir.. öyle hayal edin..
bilenler bilmeyenlerle paylaşsın imgelerini...

ziyaretçi defterine göz gezdiriyorum ilk..
çoğunluk yabancı kelimeler..
başka bir ülkeye gidersin ve müzeye uğrarsın..
doğal..
peki.. o,
yerel için dar bir izmir sokağında barların arasında gizlenmiş,
maskelenmiş bir yer olarak mı kalır sadece?
hadi ön yargıyı bırakalım..
belki de iz bırakmıyoruz arkamızda..
geziyor, çıkıyor ve de gidiyoruz..
maskelerimizin gölgesinde..

duvarda bir "hoş geldiniz"yazısı..
demiş zaten diyeceğimi..

anlamadığımız vardı önceleri..
kavrayamadığımız..
korktuğumuz..
bizimle olan ve belirsiz..
kaçınılmaz ve sessiz..
ölüm gibi..
fırtına gibi..
döngüler gibi..
hava, deprem gibi..
tüm yaşamımızı etkileyen..
bizde merak uyandıran..
gizemler, sırlar..
mucize görünümünde formüller, teoremler..
onları aynalamak içindi tüm masklar..
bolluk ve bereket nasıl göründüyse bize..
yüzümüze astık..
belki tüm gövdemize..
ayinler, törenler..
geldi geçti..
var olduğumuzu içimize çekitğimiz her anda..
onlarda kendimizi,
kendimizi o büyülerde gördük,
duyduk, hissettik..
masklar geldi, masklar geçti..

sonra değişti her şey..
hatırladık birer birer bildiklerimizi..
açıklandı her şey..
evrenin tüm gizemi, tüm maskeleri yıkıldı birer birer...
yendik biz.. yenilgimizi yendik..
ve şuursuzca kaybettik ...
bulurken dış dünyayı..
içimizden bir şeyleri..
sinsi sinsi...
yitirdik sarhoşluğumuzda..

bu sefer onları aramak için yola koyulduk..
zavallı sefil bir halde...
roller, konumlar, sıfatlar süslüyor artık yüzümüzü..
tüm gövdemizi, zihnimizi, duygularımızı...
şimdi sisli ve büyülü olma sırası içimizde..
ve bu sefer o yitikleri aynalamak için 
takıyoruz masklarımızı...

hala yollardayız..
kaç kaçabildiğin kadar kendinden ey insan...
giy, tak, en görkemli olanları..
şölen başlasın,
şimdilik...
gün senin günün ...

                                                             "maskeli bir yazı", 10.01.2013, duvar yazısında







8 Ocak 2013 Salı

sakızın ahlaki yolculuğu...

ben küçükken tipi tip vardı..
ilginç bir tipti gerçekten..
tadı hala damağımda..
sonra yavaş yavaş çeşitler arttı..
biraz daha şekillendi, renklendi...
arabalı olanlar çıktı..
yeni oyunlar keşfettik...
aslında rekabet duygumuzu, 
hız tutkumuzu..
estetik, renk, model kavramlarımızı
keskinleştirdik resim arabalarımızı yarıştırırken..
aldığımız tadın çok da önemi kalmamıştı artık..

sonra hafiften büyüdük..
romantizme özendik..
çilekle muzun aşk aromasında..
bir gittik bir geldik...
ağzımıza sakız olan nice aşklar tattık, tattırdık...

peki... ne ara... gerçekten hangi ara..
sakızı cinsel bir kimliğe bürüdük biz?
büyüdük kirlendik derken çocuksu sakızlarımızı neden o masum devrede bırakmadık da
prezervatif kutusu benzer ambalajlara tıkıştırdık?

bir reklam.. orta yaşlarında popülerliğinin zirvesinde yakışıklı ve seksi bir adam..
gece klübü ortamı.. etrafında bir sürü güzel kadın..
kutudan ikram edilen bir sakız..
neyin mesajı bu?

henüz üç yaşındayken bir sepet dolusu sakızı önüne döküp
şekerleri bittikten sonra tükürüp yenisini açan masum bir kız çocuğu biliyorum ben...
çocuklarımızdan her şeyi çaldık...
sokak kavgalarını, ağaca tırmanma şanslarını,
kaydıraklarını, salıncaklarını, bez bebeklerini,
paylaşımlarını, pikniklerini,
saklambaç ve körebelerini..
artık dizleri değil,
el bilekleri parçalanıyor çocuklarımızın futbol oynarken...
biri bana açıklasın lütfen..
neden...
neden sakızlarını da çaldık çocukların?
içimizdeki çocuk bu kadar karanlık olamaz...
bu kadar büyümemiş,
tatminsiz ve
özenti dolu...
nefesimiz kokuşmuşluğumuzu yansıtıyor diye..
neden sona eriyor
masum bir yanakta patlayan balonlar?
ben o kız çocuğuna nasıl anlatırım?
basitçe söyleyin..
neden?

                                          "08.01.2013", sakızın ahlaki yolculuğu, masum bir balon patlağında..