24 Temmuz 2025 Perşembe

Karpuz Deyip Geçme

 'Çok sıcak' demeye bile halimizin kalmadığı bir yaz yaşıyoruz. İştahımız yerinde sadece gölgeye kaçtı. Ne çok kişiden duyuyorum karpuz, peynir, ekmek diye...

Memleketimizde hala karpuz yetişiyor mu? Çok Şükür

Tarladan erişebileceğimiz bir yere ulaştıranlar var mı? Çok Şükür

Oradan alıp evimize taşıyabilecek fiziksel gücümüz var mı? Çok Şükür

Satın alabilecek maddi gücümüz var mı? Çok Şükür

Kesip dilimleyebilecek becerimiz var mı? Çok Şükür

Tadımlık veya doyumluk yiyebilecek sağlığımız var mı? Çok Şükür

Paylaşabileceğimiz birileri var mı? Çok Şükür

Tadına tat katacak katığımız var mı? Çok Şükür

Bittiğinde bu döngüyü yeniden başlatacak sürdürülebilirliği var mı? Çok Şükür

Çok mu abarttım? Kim bilir?



Biri hariç hepsi var Çok Şükür. Hı Hı doğru tahmin ettiniz, karpuz kesme fobisini ben icat ettim, aklımdan geçirmek bile bana bir harakiri hissiyatı veriyor. Karpuz yemek için, ya ailemi bekliyorum, ya onlara gidiyorum, ya ikram edilmesini bekliyorum ya da öğle yemeklerinde menüde çıkmasını. Ha alıp evime taşıyabilir miyim ondan da pek emin değilim. Hı Hı yine haklısınız, artık dilimlenmiş olarak da satın almak mümkün. Bu benim gibi beceriksizler için mi, yoksullaştığımız için mi, modernleştiğimiz için mi bilmiyorum. Tek bildiğim bana yalnızlığımı hatırlatması tıpkı anahtarla eve girmek gibi. 

'Yine karpuz, peynir, ekmek' gibi basit ve doğal bir cümlenin bir başkası için hiç de öyle olmadığı, benim için son derece basit ve doğal kim bilir hangi cümlemin bir başkası için hiç de öyle olmama ihtimali. 

Şeytan gibi Melekler de detaylarda gizli. Hayatımızdaki bizim için doğal olan o varlık cümlelerini Fark edelim, Şükredelim, Bereketini artıralım; çünkü, Bereket; ayrı ayrı ufak gibi duran çeşitliliğin bütünsel varlığı ve bu varlığını daha da hayırlı, anlamlı hale getirmek için çoğalma arzusu.

Uzun lafı kısası, benim için de bir dilim yersiniz belki, kim bilir? 🙋

28 Nisan 2020 Salı

Karantina, Dışarısı ve Ben

Karantina günlerinde 40 küsur günü devirdikten sonra bu sabah ilk kez dışarı çıktım. Bir hava almak, güne farklı başlamak için. Bir gün öncesinden planlamıştım. Maskemi, giyeceklerimi, yanıma alacaklarımı hazırlamıştım sanki bir seyahate çıkacak gibi heyecanlıydım. Ya sahile meşhur Kordon'a gidecek denizle buluşacaktım ya da fuar alanına gidip yeşille kucaklaşacaktım. Çok özlememe rağmen asıl sevgilim yerine flörtümü tercih edip denize gittim. İnanılmaz sakin ve dingindi, o kuytulukta bile hafiften delidir, uykuda gibiydi bu sabah.



Hiç beklediğim gibi bir deneyim değildi bu. Yer, yön, mekan, zaman tüm boyutlar farklılaşmıştı adeta. Hepsine yeni bir ayarlama yapılmış gibiydi. Mesafeler ıraklaşmış, yakınlaşmış, hangi sokak nerede nereyle buluşuyor birbirine dolanmış. Uzun zaman yaşamadığın bir yere geri döndüğündeki gibi bir durum değil bu, hemen hatırlarsın o anlarda, her şey hızla geri gelir. Bu kurguydu sanki, sanal gerçeklik dedikleri belki de buydu.
Bedenim özgür olsa da nefesim tutsaktı. Korkunç bir şey bu, denizin dibinde olup onu koklayamamak sevgiliyi içine çekememek kadar berbat. Baharı eksik tatmak, boğulma hissiyle eş değer.
Öylesine, düşünülmeden kolayca eve girip çıkmak, tam bir ritüel şimdi. Sıkıcı, angarya, saçma bir düzine eylem. Ben ki, sırf o kadar şey giyilip çıkarılıyor diye üşendiğimden bir çok spordan uzak durmuşum, şimdi en temel hareketim için bile böylesi hazırlık! Kaçtığım kovalamakta hala beni.
Şehrin bu aurasını hiç beğenmedim. İnsana dair ne kadar kötücül enerji varsa dışarıda bırakmışız. İnşa etmekle gurur duyduğumuz ne varsa sahipsiz, başı boş. 
Anladım ki, nicedir takındığımız maskeler su yüzüne çıkmış. Mış gibi takındığımız tüm tavırlar düşmüş ve birbirimize çok önce koyduğumuz asıl mesafeler görünür olmuş. Hiç olmadığımız kadar dürüstüz kendimize ve başkalarına. Acı, çirkin, yalın tüm gerçekliğimiz biz evdeyken cirit atıyor dışarıda. 
Hava gergin, hastalıklı. Virusle değil ruhumuzun artıklarıyla cebelleşmekte. 
Görünen o ki, hem içeride hem dışarıda arınmak epey zaman alacak. 
Dilerim, ev bizim kozamız olsun, kelebek olup çıkalım dışarı. Dilerim dışarısı şifalansın biz yokken, affetsin. Yeni dengesinde bu sefer örtbas etmek yerine görünür kılsın bizi.

23 Nisan 2020 Perşembe

Ne Mutlu İçimdeki Çocuğa


Çocukken hiç çocuk hissedemedim ben. İçimde hep bir akıllı, uslu olmamı söyleyen biri vardı ve dinlerdim hep sözünü. Şımarıklık yapmazdım, bilmezdim de. Bir isteğim için tutturmazdım, "hayır"ı anlardım. Yaşımdan daha olgun olduğum söylendi hep- ki bu beni hiç bir zaman mutlu etmedi.

23 Nisanlar kendimi çocuk hissettiğim nadir anlardı. Biz dünya çocukları olarak kutlardık o zamanlar. Her yerden akın akın gelirdi o rengarenk, cıvıl cıvıl neşeler, barış elçileri. Halit abimiz vardı, efendi efendi sunumuyla. Ne güzel danslardı onlar, ne kadar özenliydi herkes. Biz ne gurur doluyduk ev sahibi olarak. Yağmur yağardı çoğu zaman, küserdik içimizden içimizden.

Hatırlıyorum, kızamık geçirdiğim için töreni kaçırdığım bir bayramı. Ne kızmıştım o kırmızı lekelere. Bugün çocuklar hangi duygularla sahip çıkıyorlar bu bayrama bilmesem de, evde kalmak zorunda olmanın keyifsizliğini çok iyi anlıyorum o yüzden. Ah şu bayramları dar eden virüsler.

Sonradan yeşillendi, filizlendi benim içimdeki çocuk. Yaş aldıkça ben acısını daha çok çıkardı olamadığı geçmişin. Olgunluk iltifatları "kızım ne zaman büyüyeceksin sen?"lere dönüşüverdi birden. Civcivlerim bile "ece ablaaa, bir büyü artık" diye dürter beni arada. Ne mutlu bana, ne mutlu içimdeki o güzel, yaşam dolu kız çocuğuna. Hakkıdır her daim yaşaması ve kendini göstermesi.
Bugünleri geçirebiliyorsam eğer, onun sayesinde. Onun keyfi, umudu, enerjisi, merakı sayesinde. Bugün çekici geliyorsam insanlara yine onun sayesinde. 

Bugün, bayramıdır onun, dünya bayrağı altında. Barışla, huzurla dolduğu gündür. Geleceğin aydınlık kapısının önünde eteklerini tutup kocaman gülümsediği gündür. Kutlu olsun, doya doya!

8 Kasım 2018 Perşembe

özledim


bilmiyorum; görür müsün, okur musun...
ya da bilir misin; son günlerde dilime düşen aşk şarkılarını
sanki sana doladığımı
ve biliyordum, seni çok sevdiğimi
çok da özleyeceğimi...
yine de tahmin etmedim bu denli bir hasreti
hele ki senin için bu sayfalara yeniden uğrayacağımı...
seni özlediğim için deli diyecekler bana, biliyorum
anlamayacak seni bensiz yaşayanlar...
oysa ki iyiyim ben...
ne sebep ne sonuç ne de derdim bu değil
hasretimsin sen...
ve sadece öylem kalacaksın...
kimse senin gibi mavi bakmayacak bana mesela
hem gerçeğim hem yalanım
hem yanlışım hem doğrum
hem çılgınlığım hem de durgunluğum olacak
öyle de kalacaksın...
iki damla gözyaşım
biri bir omzuna biri diğerine
güz yağmuru olsun...
Karşıyaka'na ve Göztepe'ne...
ben kordan hallice bir yürek olup
dalacağım göğsüne...
Pasaport'una..
ey sevgili..
sevgilim... Smyrna'm...
özledim...

                                 "özledim", yakın ve uzak bir yerde, bilmediğim bildiğime karıştığında

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Sana Gül Reçeli Yaptım...

anneler günü yaklaşıyor ve her yerde reklamlar, hediyeler için kampanyalar hızla her zamanki gibi devam ediyor... bir çoğumuz rastlamış olabiliriz, Paşabahçe'nin reklamında, oğlunun hediye olarak verdiği güllerle reçel yapan herrrr daim önce çocuğunu düşünen anne modeline... ilk izlediğimde bu hangi kap kacak reklamı olacak diye beklerken Paşabahçe çıkmasına ger-çek-ten çok şaşırdım.. sevdiklerime hediye alırken tercih ettiğim, bağlı olduğum ve "Hayat en güzel hediyedir" sloganını kullanan bir markanın böylesi bir reklam yapmasına üzüldüm aynı zamanda... kuş sütünün bile olduğu bir sofrada neden bir de gül reçeli?!? ha bir tane vazoda gül bırakmış kadın, ne ince düşünce gerçekten! :) yazayım mı yazmayayım derken zaytung bunu sponsorlu haber yapmış ve demiş ki; "seneye çocuk annesine yaprak sarma hediye etmeye karar verdi"... onu görünce, uzun süredir ihmal ettiğim bloguma yeniden merhaba kapsamında "hadi"  dedim kendime...

kimden, ne zaman, hangi sebepten olursa olsun bir hediyeyi kabul etmek ve içselleştirmek değerli bir erdemdir; çünkü, asıl verilen şey, bize verilen değer, sevgi, ilgidir... bunu, somut bir şey üzerinden kabul edebilmek ise bizim kendimize olan saygı, sevgi ve güvenimizin ifadesidir... eeeyyyy sana ilk kucağına aldığın günden beri "her şeyi artık bir kenara bırak ve sadece çocuğun için yaşa, ver de ver" denilen Türk annesi... almayı da öğren lütfen artık olur mu? karşılık verme gereği duymadan, koşulsuz verdiğin gibi koşulsuz almayı da öğren olur mu? çünkü verebilmek için beslenmemiz gerek.. tıpkı nefes gibi... almak da vermek kadar doğal ve kolay.. bizi üzen asıl şey sevdiğimizden karşılık alamamak değildir, verdiğimiz sevginin kabul olmamasıdır.. çünkü bize ne olursa olsun aldığımızın karşılığını vermemiz gerektiği söylenir çoğu zaman.. oysa ki; sevgi, kimin ne alıp verdiğine bakmaksızın sadece akar, özgürce dolanır hayatta...

"git o parayla kendine bir şey al", "benim her şeyim var hiç bir şey alma, istemem" değil, duymak istediğimiz.. hani sen hala "yeter, doydum" desem de burnumdan sokmaya çalışıyorsun ya o gül reçelini, işte ben de tam da o halde, vermek istiyorum o hediyeyi... çiçektir, öpücüktür, sarılmaktır veya senin asla kıyıp da kullanmayacağın 3 günlük ömrü olan bir eşyadır... neyse işte artık o, sen onu doya doya yaşa olur mu? o bluza kıy da koparıp kaynattığın güllerle sevgime kıyma olur mu, anne? güller gül olarak kalsın anne, reçel yemesem de olur...

bak bir çok yaştan artık hayatta olmayan annesine hediye veremeyecek bir çok kişi var... onların sevgisini de al hatta olur mu? bırak güllerimiz gül olarak kalsın anne.. kırmızısında sevgimizi gör, anlat onlara anneliği, kokusunda bebekliğimi kokla... bir günlüğüne de olsa doya doya al anne...  


23 Şubat 2016 Salı

aya aşık kadınlar

gürültülü bir gecenin içinden 
usulca ve kimse görmeden
terasa çıktı kadın
kollarını yana açarak serinliği derin bir nefeste 
içine çekti,
gözlerini açtı
ve başıyla dolunaya hafif bir selam verdi
onun adımlarını takip eden
ve en az onun kadar sessiz adımların
belli belirsiz sahibine bakmadan
konuşmaya başladı kadın

"gündüzü, parlak güneşi seviyorum,
aya olan duygularım ise eşsiz ve tarifsiz,
o dönemde olsaydım kesinlikle aya tapınmayı seçerdim"

adam kadının bu sözünden sonra
tuhaf bir gülümsemeyle
kadına bakmaya başlamıştı artık
kadın umursamadan devam etti

"dünyaya divane olmuş
belki de esir düşmüş
bir sarhoş sanıyorlar onu
dönüp dolanan"

evet, dolunay gerçekten çok etkileyiciydi o gece
bunun o da farkındaydı 
yine de kadının nereye varacağını hala kestirememişti adam
bildik romantizm malzemesi olmayacaktı ay o gece onlara
sadece bunu anlamıştı
kadın adama verdiği süre sessizliğini yine bozdu

"oysa biz kadınlar
bedenimizle bağlıyız aya,
onun ritmiyle dans ediyoruz,
onun zamanına ayarlanmışız
ve onunla birlikte sarhoş olup dönüyoruz"

sustu ve adama döndü
donukluğu artan gözlerine bakarak devam etti

"ve er ya da geç
bedenimizi bağladığımız
bu dansa gün gelip tutuluyoruz"

adam biraz şaşkın 
biraz ürkek
bir tavırla döküldü bu kez

"sanırım ben hiç
aya aşık olan bir kadın tanımadım"

ve kadın o ana kadarki tüm ciddiyetini
bir anda silen içten bir kahkaha patlattı
ve cüretkar bir biçimde adama yaklaşıp

"senin adına üzüldüm,
demek ki sen hiç gerçek bir aşık kadına
henüz rastlamadın"

aya döndü,
ona
aşık bir gülümseme ile göz kırptı,
ve geldiği gecenin içinden 
sevgilisin kollarında huzurla 
uyuyan bir kadın edasıyla
yeniden geçti


                                                                                       "aya aşık kadınlar", dolunay vakti, terasta


21 Ocak 2016 Perşembe

bir vedanın ardından...

senden ayrılalı tam 5 yıl oldu.. evet, hala sayıyorum geçen zamanı, ansızın geri dönersin diye tetikteyim çünkü.. bilsen ne hikayeler işittim ben seninle ilgili...

yine böyle soğuk, kasvetli bir gündü hatırlıyorum.. hasta yatağımdaydım, bedenim ağır, bütün hissiyatım kıpkırmızı boğazımda kilitli.. o halimle bile konuşmak istedin benimle.. hiç isteğim, halim yoktu, şimdi bakıyorum da iyi ki zorlamışsın beni.. o kısa, öz vedaya...

benim seni eskisi gibi istemediğimi, içime çekmediğimi anlamıştın.. kolay kolay yılmazsın halbuki alınmaz devam edersin yoluna.. bu sefer bir şeylerin ikimiz için de ters gittiğini fark etmiştin.. buna sevinmiştim aslında; çünkü, birimizin cesaretle ilk adımı atma vakti gelmişti.. ben daha önce bir kaç kez denemiştim biliyorsun, başaramayınca da.. neyse hatırlamıyorum bile tam olarak ne hissettiğimi.. yanımdaydın yanımda olmasına da eski tadın yoktu işte...

üstelik, o zamanlar üstat Fromm dan falan da habersizdim.. seni seviyordum; çünkü, sana ihtiyacım vardı.. tam da ihtiyacımın kalmadığı anda fark ettin sen de bunu... 

ayrılmak yetmedi tabi.. seninle ortak o kadar çok tanıdığımız var ki, sık sık görüyorum seni maalesef, duyuyorum kokunu.. hiç hoşnut değilim bu durumdan ve pek de bir şey yapamıyorum.. senden ayrılmak istediklerini söylüyor sevdiklerim ve artık hiç biri inandırıcı gelmiyor.. çünkü çoğunun durumu benden farklı.. onların sana ihtiyacı var; çünkü, seni seviyorlar.. onlar adına bu özgürlük ne zaman nasıl gelir bilmiyorum ve artık onlar için üzülmekten de vazgeçtim.. tercih onların...

ha ilk zamanlar özlediğim olmadı mı? oldu kabul ediyorum.. güzel bir sohbette, bazen gün batımında bazen bir kahvenin telvesinde geldin aklıma... sonra hemen topladım kendimi.. senin yerine taze bir nefes çektim içime.. anlayacağın sen beni daha fazla yakmadan ben seni söndürmeyi başardım, hem içimde hem dışımda..

evet, senden ayrılalı tam 5 yıl oldu sigara.. ve darısı bunu, gerçekten! isteyenlerin başına..

                                                       21.01.2016, "bir vedanın ardından", bıraktığım yerde