hafif çamura bulanmış ayakkabılarından
hatırlıyorum seni..
soğuk o kadar hafif değildi üstelik..
şehrin alışık olmadığı bir ürperti..
karıncalanan ellerin değil..
bir dolu zihin zırvası..
yaklaştın bana kararsız..
bulanık adımlarla..
çamura bulanan başka hallerinle..
gece geç vakitti öyle hatırlıyorum ben...
bir sokak lambası..
yarı aydınlık ben gibi..
yaklaştın..
biraz daha...
söndürürken bir izmariti..
ellerini fark ettin..
titreyerek uzandın bana...
boğazını temizledin belli belirsiz..
gevelemek istedin..
yine olmadı..
dokunamadın buz gibi maviliğime bir türlü...
yuttuğum kelimelerin sayısı
yuvarlak sarı madenlerden fazla...
o gece suskunluğun girdi araya..
ve unutulmuşluğumu hatırlattın bana...
ben, mavi...
tek başına..
eski bir telefonum..
şehrin ortasında..
ısrarla ayakta..
belki bir "merhaba" dersin
diye bekledim ben o gece..
ne bana diyebildin..
ne de ona...
gece..
sen..
ben..
bir de sokak lambası...
ve..
bir çift arkası dönük çamurda
eriyip giden..
nice söylenememiş "merhaba"lar..
öyle hatırlıyorum ben...
"bir çift çamur", 22.02.2013, mavi suskunlukta
22 Şubat 2013 Cuma
12 Şubat 2013 Salı
aşk meşk üzerine geveleme
ben şimdiden söyleyeyim de,
o gün geldiğinde gerçekten sevdalılar desinler diyeceklerini..
ne güzel olur aşık insanın kalemi..
akar, gider..
tatlı, tatlı..
şıkır, şıkır..
kaplar herkesin içini bir anda..
yine dijital güller,
parıltılı sözcükler paylaşılacak o gün,
yaşamlara yansımayan,
samimiyetten ırak,
sevgi pıtırcığı hallerine bürünecek bir dolu insan..
aşkın sevdalısı olduğunu iddia ederek üstelik..
keşke! diyorum onun yerine,
biri çıkıp da,
ciğerinin taaa dibinden..
"sewiyoruuummm uleeeyn" diye haykırsa,
biz de yüreğimizden beğensek..
"ne mutlu ona!" diyebilsek...
aşk.. sınavların en yücesi..
insanı en çok büyüteni..
istiridye kabuğu içinde bir inci tanesi..
ne kadar mutlu da olsa..
ya da bir o kadar acı dolu..
özü ve geriye kalan sadece o inci..
içindeyken ve yaşarken oluşturulan..
sonrasında paylaşılan..
ve tüm oyun bittiğinde,
başka bir boyutta uyanıldığında,
kendi kendinden özgürleşen bir inci..
aşk, ondan vazgeçenlere uğrayan
bir Tanrı misafiri..
ne kadar hazır olduğun değil,
onu nasıl ağırladığın mühim olan..
bir gün çekip gittiğinde ki,
-emin olabilirsin gidecek-,
neden seni seçtiğini kavrayabilmek
esas olan..
evet, yaşam aşkla güzel..
yine de..
aşktan bağımsız bir yaşam..
daha da güzel..
"aşk meşk üzerine geveleme", 14 şubat öncesi, kış güneşinde
o gün geldiğinde gerçekten sevdalılar desinler diyeceklerini..
ne güzel olur aşık insanın kalemi..
akar, gider..
tatlı, tatlı..
şıkır, şıkır..
kaplar herkesin içini bir anda..
yine dijital güller,
parıltılı sözcükler paylaşılacak o gün,
yaşamlara yansımayan,
samimiyetten ırak,
sevgi pıtırcığı hallerine bürünecek bir dolu insan..
aşkın sevdalısı olduğunu iddia ederek üstelik..
keşke! diyorum onun yerine,
biri çıkıp da,
ciğerinin taaa dibinden..
"sewiyoruuummm uleeeyn" diye haykırsa,
biz de yüreğimizden beğensek..
"ne mutlu ona!" diyebilsek...
aşk.. sınavların en yücesi..
insanı en çok büyüteni..
istiridye kabuğu içinde bir inci tanesi..
ne kadar mutlu da olsa..
ya da bir o kadar acı dolu..
özü ve geriye kalan sadece o inci..
içindeyken ve yaşarken oluşturulan..
sonrasında paylaşılan..
ve tüm oyun bittiğinde,
başka bir boyutta uyanıldığında,
kendi kendinden özgürleşen bir inci..
aşk, ondan vazgeçenlere uğrayan
bir Tanrı misafiri..
ne kadar hazır olduğun değil,
onu nasıl ağırladığın mühim olan..
bir gün çekip gittiğinde ki,
-emin olabilirsin gidecek-,
neden seni seçtiğini kavrayabilmek
esas olan..
evet, yaşam aşkla güzel..
yine de..
aşktan bağımsız bir yaşam..
daha da güzel..
"aşk meşk üzerine geveleme", 14 şubat öncesi, kış güneşinde
Etiketler:
14 şubat,
14 şubat sevgililer günü,
aşk,
sevgi,
sevgililer günü
7 Şubat 2013 Perşembe
içimdeki canavar...
içimde bir canavar var benim..
arada bir beni tamamen ele geçiriyor..
o kadar karanlık ve devasa bir şeyki bu
varlığımın neresinden çıkıyor hala anlayamıyorum
ona "gel sen yaz" dedim kaç defa..
kaçıyor, yanaşmıyor,
tüm hıncını, tüm o kalabalık laflarını bana saklıyor..
yiyor bitiriyor beni.. kurt gibi ince ince kemiriyor bazen
bazen de bir vahşetle lime lime ediyor..
doymak bilmeyen, aç çok çok aç bir canavar o..
başka bir frekanstan radyo dalgası gibi..
ona ayarlandım mı susmak bilmiyor..
nasıl geliyorum o noktaya
hangi ara mağarasından uyanıyor kestiremiyorum artık..
tek bildiğim, her bir istasyonumu darmadağın ettiği...
kör bir kuyuya çekiyor beni..
anlamsız demek bile anlamsız bir hal alıyor..
tüm zamanlar bir araya geliyor..
her an burada..
zamanların mahşer yerine dönüyor etraf..
ben bir türlü hoş gelemesem de..
dostlar, aşk meşk sanıyor...
"ne yaktı canını" diye soruyorlar..
ne aşktır ne meşktir ne de bir ilüzyondur can yakan..
canın yanması da değildir mesele..
canın oyulması ve bir girdaba çekilmesi
ve tüm bunlara kayıtsız kalan bir gözlem halidir olan biten..
kusmak istersin kalır orada..
yabancılaşırsın..
duyarsızlaşırsın..
elinle her görüntüyü dağıtacakmışsın gibi gelir..
ilk defa tv gören birinin ekrana dokununca görüntüye değecekmiş hissiyle
saflığıyla bulanırsın..
yaldızlı bir kafeste olduğunu anlarsın sonra..
ne ötmek gelir içinden ne de kanatlanıp uçmak...
seviye atlayamayınca bilgisayar başında çılgına dönen bir çocuk gibi olursun..
şımarık, huysuz, yenilmeye doyamayan..
çaaat diye kapatasın gelir bilgisayarı..
olmaz, bütün düğmeler kitlenir kalır ve sen onu bile beceremezsin..
işte benim canavarım budur..
sizinle yüzleşemeyecek kadar ödlek ve bir o kadar da karanlık...
çıktı mı ayar bozan..
sustu mu sinen saklanan..
buz gibi titrek..ne o seviyor beni ne de ben onu..
bir süre böyle..
uzlaşana kadar... anlayana kadar birbirimizi böyle..
o zamana kadar canavar ve ben...
yaşamaya dair ne varsa deneyimlemeye aynen devam...
"içimdeki canavar", 07.02.2013, kör kuyumda
arada bir beni tamamen ele geçiriyor..
o kadar karanlık ve devasa bir şeyki bu
varlığımın neresinden çıkıyor hala anlayamıyorum
ona "gel sen yaz" dedim kaç defa..
kaçıyor, yanaşmıyor,
tüm hıncını, tüm o kalabalık laflarını bana saklıyor..
yiyor bitiriyor beni.. kurt gibi ince ince kemiriyor bazen
bazen de bir vahşetle lime lime ediyor..
doymak bilmeyen, aç çok çok aç bir canavar o..
başka bir frekanstan radyo dalgası gibi..
ona ayarlandım mı susmak bilmiyor..
nasıl geliyorum o noktaya
hangi ara mağarasından uyanıyor kestiremiyorum artık..
tek bildiğim, her bir istasyonumu darmadağın ettiği...
kör bir kuyuya çekiyor beni..
anlamsız demek bile anlamsız bir hal alıyor..
tüm zamanlar bir araya geliyor..
her an burada..
zamanların mahşer yerine dönüyor etraf..
ben bir türlü hoş gelemesem de..
dostlar, aşk meşk sanıyor...
"ne yaktı canını" diye soruyorlar..
ne aşktır ne meşktir ne de bir ilüzyondur can yakan..
canın yanması da değildir mesele..
canın oyulması ve bir girdaba çekilmesi
ve tüm bunlara kayıtsız kalan bir gözlem halidir olan biten..
kusmak istersin kalır orada..
yabancılaşırsın..
duyarsızlaşırsın..
elinle her görüntüyü dağıtacakmışsın gibi gelir..
ilk defa tv gören birinin ekrana dokununca görüntüye değecekmiş hissiyle
saflığıyla bulanırsın..
yaldızlı bir kafeste olduğunu anlarsın sonra..
ne ötmek gelir içinden ne de kanatlanıp uçmak...
seviye atlayamayınca bilgisayar başında çılgına dönen bir çocuk gibi olursun..
şımarık, huysuz, yenilmeye doyamayan..
çaaat diye kapatasın gelir bilgisayarı..
olmaz, bütün düğmeler kitlenir kalır ve sen onu bile beceremezsin..
işte benim canavarım budur..
sizinle yüzleşemeyecek kadar ödlek ve bir o kadar da karanlık...
çıktı mı ayar bozan..
sustu mu sinen saklanan..
buz gibi titrek..ne o seviyor beni ne de ben onu..
bir süre böyle..
uzlaşana kadar... anlayana kadar birbirimizi böyle..
o zamana kadar canavar ve ben...
yaşamaya dair ne varsa deneyimlemeye aynen devam...
"içimdeki canavar", 07.02.2013, kör kuyumda
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)