30 Ocak 2013 Çarşamba

çiçekler de.. tohumcuklar da...

dün akşam bir seminere katıldım..
bolluk, bereket, para, kariyer, kısmet ne derseniz işte onun için..
açılsın, saçılsın diye..
tabi bu tür şeylerde bulduğunuz her zaman kendiniz ve düşünceleriniz oluyor..
buna benzer çalışmalara daha önce de katıldım, okudum, konuştum, biliyorum da biliyorum 
bıdır bıdır da bıdır..
yine de öyle olmuyor işte..
insanı kendinden daha fazla şaşırtan başka da bir şey yok..
dün birazcık ve hafiften tanıdığım biriyle pat diye karşı karşıya geldim...
bu sefer cesurca çıktı karşıma..
"hadi canım tanımıyor olamazsın beni" diye de sızlandı hafiften..
ona da dedim size de söylüyorum, bu kadarını beklemiyordum..

efendim, karşıma çıkan kadın.. Tanrı'ya güven duymuyordu...
arka sıradan bir kadın "Tanrı'nın bizi cehenneme götüreceğine inanıyoruz da, 
cennete götüreceğine inanmıyoruz" dediğinde çıktı bu kadın karşıma...
evet.. tam da böyle, dün akşama kadar benim bildiğim, iletişimde olduğum Tanrı..
ben iyi çocuk değildim, yeterli değildim onun gözünde.. o yüzden beni ödüllendirmiyordu..
yoksa evet cezası yüce olduğu kadar sevgi ve takdiri de boldu, sonsuzdu..
güven duyulmayan onun gücü değil, onun iyiliğine maruz kalamayacak kadar iyi olduğuma güvenmediğimdi..
oysa egosunu didikleyen nice insana.. 
"Tanrı'nın gözünden kendini görebilseydin ne çok severdin kendini"
dediğimi nasıl da hatırlıyorum..
kendime söylüyormuşum da haberim yok...

sahi neden bu kadar günahkar hissediyoruz kendimizi..
neden bu kadar güzel, mutlu, harika, hayallerin ötesinde olumlu olasılıklar varken
kendimize layık göremiyoruz bunları bir türlü..
filmlerimize bir bakın...
iyi olanlar hep başka boyutlardan, süper güçleri olan kahramanlar..
kötü olanlar da hep insan.. hep insan..

bu sabah kahvaltı hazırlarken "Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş"
diye mırıldanıyordum..
pek bir inançsız söylemiş olmalıyım ki..
hiç beklemediğim bir anda şişeler düştü !! arka arkaya...
tamam Tanrım biliyorum düşürmeye gücün ve isteğin var..
ve artık biliyorum tam tersine de var..
o yüzden şarkımı değiştiriyorum..
bunu da duyacağına eminim...

"Tanrı'ya güvendiğinizde çiçekler de açarmış, tohumcuklar da..."

                              "çiçekler de.. tohumcuklar da...", 30.01.2013, şişelerin devrildiği yerde..

11 Ocak 2013 Cuma

life of pi...

film benim için tam bir hayal kırıklığı oldu..
bu kadar çok dalda oscara aday olunca bu kırıklık perçinlenmiş oldu bana göre..
yönetmenlik, teknik, görüntü, uyarlama ya da oyunculuk değil benim noktam..
genel olarak bende sıradan bir izlenim bırakması..

her şeyden önce sadece bizde mi yoksa tüm dünyada mı 
hedef kitle tam belirlenemedi anlamadım..
salonun yarısı çocuktu, diğer yandan filmin çocuklar için gibi bir hali yoktu..

derin repliklerden yoksundu..
baba ve anne karakterleri haricinde..
onlar da sahayı erken terk etti...
filmin bir yerinde "acıdım şimdi kaplana" diye bir ses duydum
yanımdaki çocuktan geldi..
güzel bir yorumdu.. filmdeki çocuk da acıdı zaten...

filmin sonunda iki ayrı hikaye ortaya çıktı..
tamam.. güzel.. aynalama üzerinden bir anlam ya da ayrı bir gizem verilmek istenmiş belli ki..
kabul..
diğer yandan baktığımda bende hala oturmayan şeyler var..
örnek mi?
fareyi kim yedi? kaplan mı yoksa aşçı mı?
son toparlanamamış da, acele acele bitirilmiş gibi geldi bana..

filmde belki üstünde durulması gereken tek yer,
şu kimsenin bilip görmediği esrarengiz yüzen adaydı..
gündüzleri beslerken geceleri tehlike saçan..
evrende saf iyi, saf kötü diye bir var olma hali yok,
her şey bir döngüde ve
bir sebep için var..
yine de anlatım tarzı olarak bana ilkokul hayat bilgisi derslerini hatırlattı..
"yeşil bitkiler gündüz iyidir fotosentez yüzünden ancak gece olunca karbondioksit salar,
yattığınız odada bulundurmayın" türünden..
böyle bir adada birazcık dinlenme.. yaşam mücadelesinde yeniden güç toplama..
yardım gelse bile, bunun da bir sınırı var...

kaplanla ayrılma sahnesi.. çok büyük bir etki yaratacak izleyici üzerinde diye tasarlanmış..
maalesef o da çok belli..
ve bu mesaj bana göre çok klişe..
öncesinde o derin bağı kurmamıza çok da yardımcı olmadıkları için olabilir..
sonunda, sahne tekrarında gizliden gizliye oradan bize bakıyor olabilir mi hissi dışında,
çok önemli bir sahne değil bana göre..

filmin iddiası çok büyük.. Tanrının varlığına bizi inandırmak gibi..
ben ki zaten inanan, ilahi düzene hayran biri olarak hiç bir tat almadım..
bırakın inandırmayı falan...
bölgedeki bütün dinlere atıfta bulunması, 
küçük bir çocuğun ayrım yapmadan gerçeğin peşinde olma arzusu
bile kurtaramamış durumu..

bana göre son derece yavan bir anlatımı var...
yeni avatar olarak yorumlanmasını da talihsiz buluyorum...
ha peki oscar alır mı?
kesinlikle evet...

                                                                                         "life of pi", 11.01.2013, iSt.




10 Ocak 2013 Perşembe

maskeli bir yazı...

merak ettiğim halde ertelediğim bir şeyi sonunda yaptım
sonrasında da yazısını erteleme işine giriştim
her neyse..
olan oldu.. vaktidir.. yazalım..

ziyaret noktası izmir mask müzesi..
müzenin binası ile ilgili başka bir hikaye daha var..
belki başka yazıya akar o hikaye..
Levanten evi.. bilen bilir.. öyle hayal edin..
bilenler bilmeyenlerle paylaşsın imgelerini...

ziyaretçi defterine göz gezdiriyorum ilk..
çoğunluk yabancı kelimeler..
başka bir ülkeye gidersin ve müzeye uğrarsın..
doğal..
peki.. o,
yerel için dar bir izmir sokağında barların arasında gizlenmiş,
maskelenmiş bir yer olarak mı kalır sadece?
hadi ön yargıyı bırakalım..
belki de iz bırakmıyoruz arkamızda..
geziyor, çıkıyor ve de gidiyoruz..
maskelerimizin gölgesinde..

duvarda bir "hoş geldiniz"yazısı..
demiş zaten diyeceğimi..

anlamadığımız vardı önceleri..
kavrayamadığımız..
korktuğumuz..
bizimle olan ve belirsiz..
kaçınılmaz ve sessiz..
ölüm gibi..
fırtına gibi..
döngüler gibi..
hava, deprem gibi..
tüm yaşamımızı etkileyen..
bizde merak uyandıran..
gizemler, sırlar..
mucize görünümünde formüller, teoremler..
onları aynalamak içindi tüm masklar..
bolluk ve bereket nasıl göründüyse bize..
yüzümüze astık..
belki tüm gövdemize..
ayinler, törenler..
geldi geçti..
var olduğumuzu içimize çekitğimiz her anda..
onlarda kendimizi,
kendimizi o büyülerde gördük,
duyduk, hissettik..
masklar geldi, masklar geçti..

sonra değişti her şey..
hatırladık birer birer bildiklerimizi..
açıklandı her şey..
evrenin tüm gizemi, tüm maskeleri yıkıldı birer birer...
yendik biz.. yenilgimizi yendik..
ve şuursuzca kaybettik ...
bulurken dış dünyayı..
içimizden bir şeyleri..
sinsi sinsi...
yitirdik sarhoşluğumuzda..

bu sefer onları aramak için yola koyulduk..
zavallı sefil bir halde...
roller, konumlar, sıfatlar süslüyor artık yüzümüzü..
tüm gövdemizi, zihnimizi, duygularımızı...
şimdi sisli ve büyülü olma sırası içimizde..
ve bu sefer o yitikleri aynalamak için 
takıyoruz masklarımızı...

hala yollardayız..
kaç kaçabildiğin kadar kendinden ey insan...
giy, tak, en görkemli olanları..
şölen başlasın,
şimdilik...
gün senin günün ...

                                                             "maskeli bir yazı", 10.01.2013, duvar yazısında







8 Ocak 2013 Salı

sakızın ahlaki yolculuğu...

ben küçükken tipi tip vardı..
ilginç bir tipti gerçekten..
tadı hala damağımda..
sonra yavaş yavaş çeşitler arttı..
biraz daha şekillendi, renklendi...
arabalı olanlar çıktı..
yeni oyunlar keşfettik...
aslında rekabet duygumuzu, 
hız tutkumuzu..
estetik, renk, model kavramlarımızı
keskinleştirdik resim arabalarımızı yarıştırırken..
aldığımız tadın çok da önemi kalmamıştı artık..

sonra hafiften büyüdük..
romantizme özendik..
çilekle muzun aşk aromasında..
bir gittik bir geldik...
ağzımıza sakız olan nice aşklar tattık, tattırdık...

peki... ne ara... gerçekten hangi ara..
sakızı cinsel bir kimliğe bürüdük biz?
büyüdük kirlendik derken çocuksu sakızlarımızı neden o masum devrede bırakmadık da
prezervatif kutusu benzer ambalajlara tıkıştırdık?

bir reklam.. orta yaşlarında popülerliğinin zirvesinde yakışıklı ve seksi bir adam..
gece klübü ortamı.. etrafında bir sürü güzel kadın..
kutudan ikram edilen bir sakız..
neyin mesajı bu?

henüz üç yaşındayken bir sepet dolusu sakızı önüne döküp
şekerleri bittikten sonra tükürüp yenisini açan masum bir kız çocuğu biliyorum ben...
çocuklarımızdan her şeyi çaldık...
sokak kavgalarını, ağaca tırmanma şanslarını,
kaydıraklarını, salıncaklarını, bez bebeklerini,
paylaşımlarını, pikniklerini,
saklambaç ve körebelerini..
artık dizleri değil,
el bilekleri parçalanıyor çocuklarımızın futbol oynarken...
biri bana açıklasın lütfen..
neden...
neden sakızlarını da çaldık çocukların?
içimizdeki çocuk bu kadar karanlık olamaz...
bu kadar büyümemiş,
tatminsiz ve
özenti dolu...
nefesimiz kokuşmuşluğumuzu yansıtıyor diye..
neden sona eriyor
masum bir yanakta patlayan balonlar?
ben o kız çocuğuna nasıl anlatırım?
basitçe söyleyin..
neden?

                                          "08.01.2013", sakızın ahlaki yolculuğu, masum bir balon patlağında..